2006 sonbaharında birkaç aylık bi süreçte önce sigarayı, sonra sırayla alkolü, kahveyi, işlenmiş gıdaları ve en sonunda da tüm hayvansal ürünleri bıraktım. Kahve bırakması en zor olandı. Filmlerde eroin krizindeki ergenler nası kıvranır kendilerini duvardan duvara atarlar ya, aynen öyle başağrıları ve terlemeler yaşadım. Günlerce ne oturabildim ne de yatabildim. Sonunda geçti. O kadar kötü bir deneyimdi ki, onu tekrar yaşamayı göze alamayacağım için bir daha kahveye dönemedim.
Bağımlılık yaratan objeleri hayattan çıkarmak nefis ama bu bağımlılık davranışının da uçup gittiği anlamına gelmiyor. Hele de bir anda bu kadar çok şeyi bırakınca yerine mutlaka bişey koymam gerektiğini düşündüm ve demleme siyah çayı seçtim. Çay kahve kadar zararlı değil, hem bağımlısı da çok. Tutup 'ben organik zencefil çayı olmadan güne başlayamam' desem ben bile kendimi ciddiye almam ki... Ama demleme çay ayrı. O zamandan bu zamana gerçek bir bağımlı neler yaparsa hepsini yaptım. Dubai'ye Arçelik tiryaki aldım, kilolarca Çaykur Rize turist çayı taşıdım. Bali'ye DHL'le 100 demlik poşet çay gönderttim, Tayland'da Vipassana meditasyonlarda pasaport dahil herşeyimi kapıda teslim ettim ama acil durumlar için birkaç poşet çayı çantamın derinlerinde sakladım. Hele Istanbul'a taşındığımdan beri beri günde 2-3 demlik çayı tek başıma içebilir hale gelmiştim. Ama şimdi o da bitti. Oruç biteli 5 gün oldu, ama ben daha bir bardak çay içmedim, çünkü içmek için henüz herhangi bir istek duymadım. Hala zeytin yaprağı, adaçayı, ıhlamur falan içiyorum.
Bu geçiş dönemi için kendimce bir plan yapmıştım, bir haftadan önce pişmiş bişeyler yemeyecektim. Ama dün akşam Bali kızlarıyla buluşmamız vardı ve ev sahibimiz bize Endonezya'nın en geleneksel yemeklerinden Nasi Goreng yapmıştı. Nasi Goreng'in tam tercümesi kızarmış pilav. İçinde hemen herşey olabiliyor, genelde de yanında omlet, karides ya da tavukla servis yapılıyor. Nasi Goreng'in masaya geldiği an benim 36 gündür çelik gibi duran irademin teslim anı oldu. Önce 'ay o kadar yapmışsın, bi tadına bakayım' diye nazlanarak aldığım sebze parçası bana 4 kaşık pilav olarak geri döndü. Hatta gece ayrılırken son atağım mutfağa dalıp kalandan isteyip eve götürmekti. Ertesi gün öğlen de soğuk soğuk onu yedim. Pirinç sindirimimi çok yavaşlatıyor ve direk kabızlık yapıyor. O pilav mideme oturdu, hala 6 aylık hamileler gibi dolanıyorum.
Yıllardır her gün bardak bardak içtiğim çayı canımın istememesi, ama Endonezya'dayken bile belki sadece 2 kere yediğim pilav karşısında teslim olmam ilginçti. Yıllarca pirinçli bişey yemesem aklıma gelmez, hatta pilav sevmem bile. Bağımlılık gerçekten seçilen bişey değilmiş. İçimde birikmiş olan Bali özlemi sanırım o pilavda yansımasını buldu ve o nasıl derin bir özlemse, onu oranın lezzetleriyle gidermek istedim. Bir anlamda duygularımı yemekle doyurmaya çalıştım sanırım. Eh olmadı tabii ki... Bunu farkedip bi de kabız kabız oturmak da eğlenceli değil.
Bu pilav atağı dışında geçiş dönemi sanırım iyi gidiyor. Her gün birkaç bardak sebze-meyva suyu içmeye devam ediyorum. Arada birkaç bardak ceviz ya da badem sütü de içiyorum. Artan posalardan peynir yapma deneylerim tüm hızıyla devam ediyor. Artık peynirin tadına bakabildiğim için biraz daha cesur denemeler yapabiliyorum.
Nedendir bilmiyorum ama Nori yapraklarına sardırdım bu aralar. Nori hani sushi'nin sarıldığı preslenmiş yosunlar. Öğlenleri Norilerin içine bişeyler doldurup yiyorum. Mesela nori-ceviz peyniri-bolca yeşillik-acı biber ya da nori-tahin-soya filizi-roka-domates gibi kombinasyonlar. Zaten onun dışında mümkün olduğunca çok sıvı almaya çalışıyorum. Akşam da 6dan sonra kesinlikle birşey yemiyorum.
Ah bir de şu pirinçler artık benimle vedalaşsa...
Bağımlılık yaratan objeleri hayattan çıkarmak nefis ama bu bağımlılık davranışının da uçup gittiği anlamına gelmiyor. Hele de bir anda bu kadar çok şeyi bırakınca yerine mutlaka bişey koymam gerektiğini düşündüm ve demleme siyah çayı seçtim. Çay kahve kadar zararlı değil, hem bağımlısı da çok. Tutup 'ben organik zencefil çayı olmadan güne başlayamam' desem ben bile kendimi ciddiye almam ki... Ama demleme çay ayrı. O zamandan bu zamana gerçek bir bağımlı neler yaparsa hepsini yaptım. Dubai'ye Arçelik tiryaki aldım, kilolarca Çaykur Rize turist çayı taşıdım. Bali'ye DHL'le 100 demlik poşet çay gönderttim, Tayland'da Vipassana meditasyonlarda pasaport dahil herşeyimi kapıda teslim ettim ama acil durumlar için birkaç poşet çayı çantamın derinlerinde sakladım. Hele Istanbul'a taşındığımdan beri beri günde 2-3 demlik çayı tek başıma içebilir hale gelmiştim. Ama şimdi o da bitti. Oruç biteli 5 gün oldu, ama ben daha bir bardak çay içmedim, çünkü içmek için henüz herhangi bir istek duymadım. Hala zeytin yaprağı, adaçayı, ıhlamur falan içiyorum.
![]() |
geleneksel Nasi Goreng sunumu |
Yıllardır her gün bardak bardak içtiğim çayı canımın istememesi, ama Endonezya'dayken bile belki sadece 2 kere yediğim pilav karşısında teslim olmam ilginçti. Yıllarca pirinçli bişey yemesem aklıma gelmez, hatta pilav sevmem bile. Bağımlılık gerçekten seçilen bişey değilmiş. İçimde birikmiş olan Bali özlemi sanırım o pilavda yansımasını buldu ve o nasıl derin bir özlemse, onu oranın lezzetleriyle gidermek istedim. Bir anlamda duygularımı yemekle doyurmaya çalıştım sanırım. Eh olmadı tabii ki... Bunu farkedip bi de kabız kabız oturmak da eğlenceli değil.
Bu pilav atağı dışında geçiş dönemi sanırım iyi gidiyor. Her gün birkaç bardak sebze-meyva suyu içmeye devam ediyorum. Arada birkaç bardak ceviz ya da badem sütü de içiyorum. Artan posalardan peynir yapma deneylerim tüm hızıyla devam ediyor. Artık peynirin tadına bakabildiğim için biraz daha cesur denemeler yapabiliyorum.
![]() |
gliving.com'dan alıntı. benimkiler bu kadar düzgün olmuyor |
Ah bir de şu pirinçler artık benimle vedalaşsa...